hikayeler

ÖPÜCÜK SAYAN MELEKLER

 

Biricik Peygamberimiz Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) çocukları çok ama çok sever ve “Küçüklerimize şefkat etmeyen bizden değildir.” derdi. Allah Resulü çocuklara olan bu sevgisini her fırsatta gösterirdi. “Kokusu Cennet kokusudur.” dediği çocukları öpüp koklar, mübarek dizlerine oturtur, bağrına basar, başlarını ve yanaklarını sevgiyle okşayıp onlara dua ederdi. Bazen de yolda gördüğü çocukları bineğine alıp gezdirirdi.
Bu sevgi o kadar çoktu ki Sevgili Peygamberimizin yanında yetişen Hz. Enes (r.a):
- Çocuklara karşı Hz. Peygamberden daha şefkatli olan hiç kimseyi görmedim, demiştir.
Onun sevgisiyle şereflenmiş şanslı çocuklardan olan İbnu Rebîa anlatıyor: “Babam beni, Abbas da oğlu el-Fadl’ı Resûlullaha gönderdi. Yanına gittiğimiz zaman bizi sağlı sollu oturttu ve bizi öylesine sıkı kucakladı ki daha içten sarılanını görmedik.”
Sevgili Peygamberimizi torunu Hz. Hasan’ı öperken gören Akra’ İbnu Hâbis bunu tuhaf karşıladı ve: “Benim on tane çocuğum var. Fakat onlardan hiçbirini öpmedim.” dedi. Peygamber Efendimiz de ona bakıp şu cevabı verdi: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” Yani çocuğuna şefkat gösterip acımayana Allah da şefkat gösterip acımaz.
Bir keresinde de bedevîlerden (çöl Araplarından) bir grup Peygamber Efendimize gelip “Çocuklarınızı öper misiniz?” diye sormuştu. “Evet” cevabını alınca “Fakat biz Allah’a andolsun ki öpmeyiz.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?” buyurdular.
Sevgili Peygamberimiz, herkesi çocuklarını öpmeye teşvik etmiş ve şöyle demiştir: “Çocuklarınızı çok öpün. Zira her öpücük için size Cennet’te bir derece verilir. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin için yazarlar.”

MUSTAFA TOPÇU

Bu hikaye 1314 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 26 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 03 05 2006

 

HAYAL KUŞU

 

Furkan yine televizyonun başına geçmiş, televizyondaki çizgi filmi seyrediyordu.
Çok uzun zamandır televizyonun karşısındaydı.
Annesi mutfaktan seslendi:
-Furkan, yeter artık. Biraz da derslerine vakit ayır. Yakında göz doktoruna gitmek zorunda kalacağız. Bu kadar çok televizyon seyredilmez ki.
Furkan her seferinde kendi kendine bu kadar çok televizyon izlemeyeceğini söylüyor; ancak televizyona bir daldı mı vaktin nasıl geçtiğini anlamıyordu. Saate baktığında babasının işten dönme vaktinin yaklaştığını fark etti. Seyrettiği çizgi film bitsin, hemen derslerinin başına geçecekti.
Bu arada çizgi filmdeki çocuk ağlayarak kaçıyor, koca başlı çirkin robot onu kovalıyordu.
Çocuk kaçtı, robot kovaladı. Robot kocaman adımlarıyla koştu koştu, bir uçurumun kenarına geldi. Oradan hop atladı ve şimdi
Furkan'ın yanındaydı.
Furkan korkudan donakalmıştı. Çizgi filmdeki koca başlı, çirkin robot konuşmaya da başlamıştı.
-Merhaba çocuk, dedi.
Furkan cevap veremiyordu. Dili tutulmuştu sanki. Sonra kısık bir sesle:
-Merhaba, ama sen nasıl geldin buraya, diyebildi.
Ben senin gibi çocukların arkadaşıyım. Hayâlinde beni nereye istersen oraya koyarsın.
Furkan, bunu hayâl etmediğini düşündü. Acaba hayâl etmiş miydi? Bilmiyordu.
Kafası karıştı.
-Ben hayâl ettiğim için mi geldin?
-Sen, dedi çizgi filmdeki robot. Televizyondaki çizgi filmleri ve kahramanlarını o kadar çok seviyorsun ki biz de senin yanına gelmek istedik.
-Ama ben, senin gelmeni istememiştim ki, dedi Furkan.
Sözünü yeni tamamlamıştı ki arkasından Daltonlar’dan biri konuşmaya başladı.
-Sen bizi hayâllerinde o kadar büyüttün ki, bizler de senin gibi oluverdik.
Furkan çizgi filmlerdeki kahramanları hayâlinde çok büyütür, onlarla yatar, onlarla kalkardı. Defalarca izlediği filmlerdeki kahramanların neler yapacağını önceden bilse de yine filmi izlemeye devam eder, derslerini ihmal ederdi. Şimdi odanın içinde, çizgi film kahramanları birer birer ortaya çıkıyordu.
Kırmızı Başlıklı Kız koşuyor, kurt onu kovalıyor; Temel Reis ve Kaba Sakal kavga ediyor; öbür tarafta Safinaz ağlıyor; Red Kid atı ile odada koşturuyor; Gargamel, Furkan'ın üzerine doğru geliyordu. Furkan, bunlardan bazılarını hiç sevmez, hep onların yenilmesini isterdi.
Şimdi çirkin robotlar, ne olduğu belli olmayan hayvanlar, çizgi film kahramanları odaya doluşmuş, bir oraya bir buraya koşuyorlardı. Furkan nasıl hareket etmesi gerektiğini kestiremedi. En sonunda kulaklarını kapayıp:
-Çıkın, dışarı. Odamı hemen boşaltın, diyerek avazı çıktığı kadar bağırdı. Furkan'ın bağırmasına mutfakta yemek hazırlayan annesi koştu. Furkan elleri kulaklarında bağırıyor, ağlıyordu. Televizyonun sesi iyice açılmıştı ve televizyonda çizgi film vardı. Furkan'ın annesi televizyonu kapatıp oğluna sarıldı.
-Furkancığım ne oldu yavrum? Bak ben yanındayım, diyerek neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Furkan dili tutulmuşçasına hiç konuşmadan annesine sarıldı ve bir süre öylece kaldı. Annesi bir yandan Furkan'ın başını okşuyor; bir yandan da: Kimleri odadan çıkardın oğlum, kimse yok ki, diye Furkan'ı sakinleştirmeye çalışıyordu. Furkan annesinin göğsünden başını kaldırıp odaya baktı. Gerçekten de etrafta kimsecikler yoktu. Çizgi film kahramanları, robotlar hepsi kaybolmuştu. Demek hayâl görmüştü.
O kadar uzun süredir televizyonda çizgi film seyrediyordu ki babasına dediği gibi hayâlle gerçeği birbirine karıştırmıştı. Oturduğu yerden kalkıp odasına yöneldi. Bir yandan da hem kendine hem de annesine söz veriyordu.
Bir an önce derslerimi bitireyim. Artık uzun süre televizyon seyretmek istemiyorum. Biraz da kitaplarıma vakit ayırsam iyi olacak, dedi kendi kendine. Annesi Furkan'ın arkasından bakarken neler olduğunu hâlâ anlamamıştı.


Yasemin TATAROĞLU



Bu hikaye 1776 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 16 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 25 04 2006

 

İĞNEYİ UNUTMA

 

Safiye, her gece anasını rüyasında görür; rüyadan uyanınca büyük bir acı hissederdi. Gecenin al yalazında gözyaşları üşütürdü yüreğini. Yatak sıcaktı, ama gözyaşları buz gibiydi. Ne kadar özlemişti böyle. Birkaç hafta olmuştu anası bu dünyadan göçeli.
Herkes, anasını "Güllü" diye çağırırdı. Asıl adı, Gülfikâr uzun geldiği için böyle derlerdi. Rüyasında anasına doğru koşuyor, tam elinden tutacak gibi oluyorken birden uyanıyordu. Tekrar gözlerini sıkıca kapatıp, yeniden aynı rüyayı görmeye çalışıyordu. Ama dalmak ne mümkün. Gözlerine hasret kokan gözyaşlarından başka bir şey gelmiyordu.
...
Sabaha kadar anasının özlemiyle için için ağladığından, yastık ıslanırdı. Bunu da, küçük kardeşinden gizlemek zorundaydı. Çünkü; anası, Selim'i Safiye' ye emanet etmişti. Son görüşmelerinde ellerini avuçlarının içine alırken güzel bir seyahate çıkacakmış gibiydi. Avuçlarına ne zaman baksa, anasının sıcaklığı parmak aralarından düşüp kaybolacakmış gibi gelir, ellerini sıkı sıkı yumardı.
İşte sırf anacığına verdiği bu söz yüzünden gece sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslanan yastığını kardeşi Selim'den gizlerdi. Görürse: "Abla, niçin ağlıyorsun ki?" diyeceğinden ve ona cevap verememekten korkuyordu.
İş yapmak Safiye’yi hiç mi hiç yormuyordu. Akranları dışarıda oynarken o kazları suya götürmek, çamaşır yıkamak, kardeşine ve babasına yemek hazırlamakla uğraşıyordu. Bu işlerin yanında bir de uyurken altını ıslatan Selim'in yatağını bahçe duvarına asmak vardı.
Safiye, anasından kalan bütün eşyalara gözü gibi bakardı. Tertemiz kullanır, onlara zarar gelmemesi için özen gösterirdi.
Anasının en sevdiği gül desenli önlük, bir gün koyunları sağarken yırtıldı. İçi parçalandı. Âdeta önlükteki güllerin dikenleri yüreğine sürtünmüş de acı veriyordu. Yırtılma sesini duyar duymaz, koyunun memesini bıraktı. Donakaldı. Önlüğü incitmekten korkar gibi nazik hareketlerle kollarının arasına alıp iyice kokladı. Sanki hâlâ anasının kokusu vardı. Akşam saatleri olduğu için sökük tam görünmüyordu.
Önlüğü tamir etmeyi düşündü, ama akşam vakti iğneyi ipliği nereden bulacaktı. "Köydeki dükkânlarda da yoktur."diye düşündü. Ancak babasına söyleyecek, ilçeden almasını isteyecekti. Süt sağmayı yarım bırakmamak için işini tamamladı.
Sütü sağıp, elinde bakraçla içeri girdiğinde babası da kapıdan giriyordu. Safiye'yi gören Zihni Ağa:
- Benim güzel kızım nasılmış bugün.
- İyiyim baba.
- Bize hangi yemeği yapacaksın bu akşam.
- Süt çorbası baba.
Süt çorbasını duyunca Selim'in gözleri parladı:
- Benim de nicedir aklımdan geçiyordu. Anamın da en çok sevdiği yemek, deyince bir an için odayı bir sessizlik kapladı. Zihni Ağa bu durumu geçiştirmek için Selim'i kucağına alıp:
- Bugün kazları iyi otlattın mı bakayım? dedi.
Selim, sarı kaşlarını heyecanla kaldırıp:
- He ya baba! Hem de en yeşil yerlerde otlattım.
- Aferin, benim aslan oğlum.
Selim, büyük adam gibi konuşunca evin neşesi gelirdi. Yemek hazırlanırken Safiye babasına yaklaşıp:
- Baba, yarın ilçeye giden biri var mı?
- Hayırdır ne oldu ki?
- Önlük yırtıldı da... Dikecek iğne iplik lâzım oldu.
- Hııım!.. Hele bir sabah olsun, bakarız çaresine kızım. Elbet bir giden bulunur.
...
Safiye, bütün akşam yırtılan önlüğü düşündü. Bu düşünceyle uykuya daldı.
Rüyasında, annesini gördü. Yine güller arasında duruyordu. Bu kez, Safiye'yi yanına çağırıp:
- Kızım, iğne iplik arıyorsan, ocağın üstündeki taşta, iğne ve iplik var. Onları oradan al, ama kullandıktan sonra komşu Zehra yengene götür. İğneyi ondan emanet almıştım, dedi.
Safiye şaşkınlıktan sadece : "Peki ana." diyebildi.
- Aman emanetleri vermeyi unutma, diye ilâve etti, Güllü ana.
- Unutmam ana, dedikten sonra bir daha anasına sarılacaktı ki yorgana sarılmış bir şekilde uyandı. Bütün bunların bir rüya olduğunu anladı.
Rüya devam etsin diye ümitle gözlerini kapadı, ama nafile; uyku girmiyordu gözüne. Sabah ezanı da okunmaya başlayınca, kalkıp abdest aldı.
Bu arada babasının da uyandığını fark etti. Babası namaz için camiye gidecekti. Safiye, namaz kıldıktan sonra: "Hava aydınlanana kadar ocağı yakayım." dedi. Kibrit almak için ocağın üstündeki taşa baktı. Rüyasında anasının söylediği yerde burulu bir kağıt gördü. Aceleyle aldı. İçini açınca hayretler içinde kaldı. Anasının dediği gibi kağıdın içinde iğne iplik vardı. Kağıdı bir kelebek kanadının narinliği ile iyice göğsüne bastırdı. Anasına hasret gideriyordu.

Bu arada, birazdan babasının camiden geleceğini ve ocağı hâlâ yakmadığını hatırladı. Ocağı bir çırpıda yakıp üzerine akşamdan kalma çorbayı koydu. Ardından da önlüğün yırtığını özene bezene dikti. Ocaktan kor alıp, kömürlü ütünün içine koydu. Dikkatli bir şekilde ütüleyip dolaba yerleştirdi.
Zihni Ağa eve geri geldiğinde bütün olanları ona anlattı. Babası gözyaşlarını gizlemek için koyunları bahane edip odadan çıktı. Kahvaltı hazırlanırken, babası da koyunları köyün sürüsüne katmak için köy meydanına gitti. O da Selim'i uyandırmak için odasına gittiğinde, Selim'in uyandığını, suç işlemiş gibi bir köşede beklediğini gördü. Anlaşılan yine altına kaçırmıştı. Safiye, kardeşini daha fazla üzmemek için yanına gidip:
- A benim güzel kardeşim. Ne üzülüyorsun; asarız dışarıya öğleye kadar kurur, çarşafı da yıkadık mı mis gibi olur, dedikten sonra yorganı kucaklayıp dışarı çıktı.
Kahvaltıdan sonra anasının söylediği iğne ipliği alıp, komşularının yanına gitti. Ne diyeceğini bilemediği için sadece iğneyi ipliği uzatıp:
- Anam rüyama girdi. “Bunlar Zehra yengenindir, ona ver.” deyiverdi.
Daha fazla konuşamadı. Yutkundu ve yerinde kalakaldı. Duyduklarını, Zehra hanımın aklı almıyordu. Başındaki yaşmağı düzeltir gibi yapıp yaşmağın bir ucuyla da gözyaşlarını sildi. Başını iki yana sallayıp:
- Hey gidi rahmetli. Senin gibi komşu az bulunur, diyebildi ancak.
...
Safiye, evde işlerinin olduğunu söyleyip evden çıktı. Zehra Hanım da:
- Kızım buraya kadar gelip hemen mi gideceksin. Bari bir ayranımı iç, dedi.
- Başka bir zaman inşaallah.
Safiye, geriye dönerken anasının vermiş olduğu görevi yapmanın huzuru ile evinin yolunu tuttu. Yolda, Selim'i kazları suya götürürken arkadaşlarıyla şakalaşmasını görünce hüznünün biraz daha azaldığını hissetti. Artık o kadar hüzünlü değildi.


MURAT KAYA



Bu hikaye 2309 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 06 04 2006 / Son Yayın Tarihi : 15 04 2006

 

DEMİRDAĞ'IN LALESİ

 

Coşkun Bey sonunda istediği arsayı almıştı. Artık günlerce hayâlini kurduğu inşaata başlayabilirdi.

-Çok güzel olacak Coşkunkent, diye mırıldandı. Şehrin dışındaki bir tepenin üzerinde kurulacak bu sitedeki evleri bir yıla kalmaz satarım, diye düşündü.

Telefonun sesiyle hayâllerine ara vermek zorunda kaldı. İnşaat şefi heyecanla:

-Greyder bozuldu efendim. Getirmedik usta bırakmadık, bir türlü tamir edemediler, deyince Coşkun Bey kızdı:

-O tepe bugün düzenlenecek! Greyder bozulduysa hemen başka birini bulun!

Artık hayâl kuramazdı, büroda da duramazdı. Kalkıp inşaat sahasına gitti. Gördükleri karşısında şaşkınlığı arttı. İkinci greyder de bozulmuştu. Öfkeyle üçüncü ve daha sonra da dördüncü greyderin getirilmesini emretti. Onlar da getirildi, ama nafile.

Dört tane greyder, sarı bir lâlenin önünde çakılıp kalmıştı. Daha doğrusu lâleyi dört yandan koruma altına almışlardı. Coşkun Bey kızdıkça kızıyor, etrafa emirler yağdırıyordu. Emir demiri keser deseler de greyderlere etki etmiyordu. Ustaların burnundan tutsan canları çıkacak gibiydi. Herkesin yüzü asılmıştı. Sadece koruma altına alınan lâle sarı sarı gülümsüyordu güneşe karşı.

Sabahtan beri olanlara anlam veremeyen işçilerden biri:

-Bu akıl fikir işi değil efendim! Bu işte bir sır olmasın sakın, dedi korkarak.

Bu sözler üzerine Coşkun Bey çok eskilere gitti. Annesi de buna benzer sözler söyler, sonra da Yunus Dedenin yanına giderdi akıl danışmak için. Bunları düşünürken kararını verdi.

-Çalışmaları bırakın ve arabamı hazırlayın, dedi.

Yunus Dedeyi getirmesi için küçük kardeşini köye yolladı... Yunus Dede akşamüzeri inşaat alanındaydı. Olup bitenler hakkında bilgi aldıktan sonra sakalını sıvazlayarak düşünmeye başladı. Bir ara:

-Şunların yanına gidip hâl diliyle hâlleşelim, bakalım dertleri neymiş, diye mırıldandı.

Yunus Dedenin dediklerini duyan Coşkun Bey:

-İlâhî Yunus Dede! Orada cılız bir lâle, dört tane de demir yığını greyder var. Onlarla nasıl konuşacaksın, diyecek olduysa da bir bildiği vardır elbet, diye vazgeçti.

Yunus Dede gülümseyerek greyderlerin yanına doğru gitti. "Selamünaleyküm" diyerek oraya ilk gelen greyderin yanına oturdu. Gözlerini kapatıp başını sol tarafa doğru biraz eğdi. Yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi. Bu arada alışılmışın dışında, fısıltıya benzer sesler duymaya başladı. Lâleyle greyderin kepçesi konuşuyordu.

Lâle mutlu bir şekilde:

-Çok sağol kepçe kardeş! Bu yaptığın iyiliği hiç ama hiç unutmayacağım. Fakat niçin böyle davrandığınızı anlayabilmiş değilim, dedi.

Kepçe, derin düşüncelerden uyanmış gibi anlatmaya başladı:

-Lâle kardeş! Çiçekler çok güzel varlıklardır, ama demir deyip geçmemek gerekir. Sana garip gelebilir, ama demirden de olsa bizim de bir yüreğimiz var.

Lâle özür dileyince gülümseyen kepçe:

-Özür dilemenize de teşekkür etmenize de gerek yok. Biz yıllar önce verdiğimiz sözü yerine getirdik.

Lâle merakla:

-Hangi sözü, diye sordu.

-Bizler Demirdağında yaşayan madenlerdik. Ne bir kuş konardı yanımıza ne bir çiçek açardı üstümüzde. Otlar bile yüzümüze bakmazdı. Fakat bir gün nereden geldi, nasıl geldi bilinmez sarı bir lâle gülümsedi üzerimizde. Yılların yalnızlığını onunla bölüştük, onunla ağladık, onunla gülüştük. Baharı onunla karşıladık, yazı onunla uğurladık. Daha doğrusu yaşadığımızı, sevmeyi ve sevilmeyi ondan öğrendik. Dostluğumuz o kadar ilerledi ki bir gün:

İyi günler gitmesin,

Güneşimiz batmasın,

Aylar, yıllar geçse de

Dostluğumuz bitmesin, diye bir sevgi yemini ettik.

Aradan yıllar geçti. Bizi maden olarak demir-çelik fabrikalarına götürdüler, oradan başka fabrikalara gittik ve sonunda kepçe olduk. Buraları düzlerken tam senin önüne gelince sevgi yeminimizi hatırladım. Bütün moleküllerimle beraber demir yüreğim titremeye başladı. Benim duygularım, plastik bölümler hariç greyderin bütün demir bölümlerine yayıldı. Plastik düğmeye bizi çalıştırmak için ne kadar bassalar da biz çalışmadık. Diğer greyderler de aynı şeyi yaptılar. Kısacası lâle kardeş, biz burada olduktan sonra sana kimse zarar veremez...

Sevginin ve dostluğun gücü karşısında sarı lâlenin yanakları kıpkırmızı oldu.

-Anlattıklarınızın hepsi iyi de bu böyle süremez ki, diye lafa girdi Yunus Dede.

Kepçe öfkeyle sordu:

-Sen kim oluyorsun da bizim sohbetimize karışıyorsun!

Yunus Dede tatlı tatlı tebessüm ederek:

-Ey vefalı ve asil kepçe! Sen nasıl yıllarca önce verdiğin söze sadık kalmaya çalışıyorsan, biz de "Kâlû belâ"da verdiğimiz söze sadık kalmaya çalışanlardanız. Şeklimiz ve yüzümüz seninle farklı olsa da özümüz aynı sayılır.

Bu sözler üzerine kepçe biraz yumuşadı:

-Seni sevdim ey bilge kişi! Madem "Böyle süremez!" diyorsun, o zaman teklifin nedir?

Yunus Dede, yine derin düşüncelere daldı ve sakalını sıvazlamaya başladı. Kepçenin biraz sertçe söylediği:

-Evet, teklifini bekliyorum, sözleriyle kendine geldi.

Yavaş yavaş anlatmaya başladı Yunus Dede:

-Şey! Gördüğüm kadarıyla lâleyi çok seviyorsun. Bir de sevgi yemininiz var. Bu güzel bir duygu. Ama buraya da güzel evler yapılacak ve yüzlerce çocuk sıcacık bir yuvaya kavuşacak. Hem biliyor musun, çocuklar da birer insan çiçeğidir!

Kepçe yine sertleşerek:

-Peki bizim sevgi çiçeğimiz ne olacak, dedi.

Yunus Dede yumuşak ve içli bir sesle:

-Kızma be kepçe kardeş! Bizim insan çiçeği olan çocuklar da çiçekleri çok severler. Diyorum ki; bu lâle kardeşimizin çevresinde elli metre kare genişliğinde bir boşluk bırakılsa ve oraya çiçekler ekilse, geri çekilmeye razı olur musunuz?

Kepçe, kuşkulu bir tavırla:

-Ya biz geri çekilince sözünüzde durmazsanız?

Bu sefer Yunus Dede sertleşti:

-Yok kepçe kardeş! O kadar da ileri gitme! Sen yüz yıl önce verdiğin sözü unutmuyorsun da ben bugün verdiğim sözü bir gün sonra niçin unutayım?

Sesini biraz yumuşatarak konuşmasına devam etti:

-Siz nasıl madenlerin en asiliyseniz biz insanlar da yaratılmışların en şereflisiyiz. Hem bizim güzel bir atasözümüz vardır: "Öl söz verme, öl sözünden dönme!"

İşi tatlıya bağlamak isteyen lâle:

-Kepçe kardeş! İnsanların bazısı yanlış işler yapsa da çoğu iyi niyetlidir. Hem benim içim ısındı bu bilge kişiye, dedi.

Yunus Dede çok duygulanmıştı. Oturduğu yerden yavaş yavaş kalkıp yaşlı ve gülen gözlerle Coşkun Beyin yanına gitti. Coşkun Bey çiçek bahçesi yapılmasına razı olduğunu söyleyince, şoförler direksiyon başına geçtiler. Greyderler tıkır tıkır çalıştı.

Yunus Dede ellerini açıp bir duaya başladı:

-Ya Rabbî! Dünyamızdan lâle çiçekleri, gönlümüzden sevgi çiçekleri eksik olmasın! Dostluk ve vefâ çiçekleri asla solmasın! İnsan çiçeği olan çocuklarımız da evsiz barksız kalmasın...

Orada bulunan canlı cansız bütün varlıklar kendi dillerince "Âmin!" dediler.


Bestami Yazgan

Bu hikaye 1886 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 29 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 06 04 2006

 

DEVE KUŞU GİBİ

 

Erkan ailesiyle birlikte küçük ve şirin bir balıkçı kasabasında yaşıyordu. Babası sık sık eski bir tekne ile denize açılır, balık avlardı. Bu onların tek geçim kaynağıydı. Erkan her seferinde ona katılmak ister, ancak babası bunun tehlikeli olduğunu söyleyerek onu yanına almazdı.

“Bu iş göründüğü kadar kolay değil!” derdi.

“Yağmur var, fırtına var, hatta gidip de dönmemek var!”

“Ben artık büyüdüm!” dedi Erkan bir gün. “Denize açılacak yaştayım.”

Babası gülümsedi. “Öyle mi?” dedi. “O halde, buna hazır olup olmadığını anlamak için seni bir sınavdan geçireceğim.”

Erkan “Nasıl bir sınav?” diye sordu heyecanla.

“Babası “Zamanı gelince anlarsın,” demekle yetindi ve ağları onarmaya koyuldu.

Ertesi sabah, ezanlar okunur, horozlar öterken babası Erkan’ı uyandırdı. “Haydi oğlum, kalk. Birlikte sabah namazını kılalım!” dedi.

Erkan sıcak yatağını terk etmek ve tatlı uykusunu yarıda kesmek niyetinde değildi. Hem durup dururken bu da nereden çıkmıştı? “Aman baba…” diye sızlandı.

“Ben daha küçüğüm. Senin yaşına gelince kılarım…”

Güneş doğduğunda Erkan çekiç sesleriyle uyandı. Babası çatıyı onarıyordu. Kahvaltı saati çoktan geçmiş olmalıydı. Hemen yatağından fırladı ve üzerini giyindi. Bir dilim ekmek ve biraz peynir alarak bahçeye çıktı. Babasını çalışırken izlemeye bayılırdı. Badem ağacının iri gövdesine yaslanarak, babasının eski tahtaları yenisiyle nasıl değiştirdiğini gözlemeye hazırlanıyordu ki, “Buraya gel!” diye seslendi babası. “Şu tahta merdiveni kullanarak yukarı çık ve bana yardım et.”

Erkan’ın yapmak istediği bu değildi. “Bu iş benim için tehlikeli değil mi?” diye itiraz etti. “Henüz o kadar büyümedim ki!”

“Öyle olsun!.” dedi babası. “O halde bahçe çitlerini boyarsın.”

“Bu daha eğlenceli olabilir!” diye düşündü Erkan.

“Tamam!” diye karşılık verdi. “Gidip boya ve fırça getireyim.”

Eve doğru yönelmişti ki, arkadaşlarının sesini duyar gibi oldu. Onu sahilde yüzmeye çağırıyorlardı. Belki de, ılık meltemin getirdiği deniz kokusu Erkan’ı çağırıyordu ve buna karşı koyması imkânsızdı. “Ben gidiyorum,” diyerek bahçe kapısından dışarı çıktı. Babası “Çiti boyayacaktın…” diyecek oldu. Ancak Erkan çoktan uzaklaşmıştı.

Ertesi sabah babası denize açılmaya hazırlanırken, Erkan yine onun etrafında dolanıyor ve balığa çıkacak kadar büyüdüğünü tekrarlayıp duruyordu. Babası iskele kenarına oturup Erkan’ı yanına çağırdı. “Bir karar versen iyi olur!” dedi. “Büyüdün mü, büyümedin mi?”

Erkan bu soruya bir anlam veremedi. Babasının gözlerine baktı.

“Devekuşu gibisin!” dedi babası. “Deve kuşuna

“Kanatların var, uç.” demişler. Kanat¬larını sıkıca kapamış. “Ben deveyim,” demiş. “Madem devesin, yük taşı.” demişler bu kez. İşine gelmemiş. Hemen kanatlarını açmış. “Ben kuşum,” demiş. Kendi haline bırakmışlar. Yalnız ve savunmasız gezerken bir avcının tuzağına yakalanmış. Bu durumda ne yapmış biliyor musun?”

“Ne yapmış?” diye sordu Erkan. Hikâyeyi ilginç bulmuştu.

Babası,“Başını toprağa sokmuş!” diye cevap verdi.

“Neden?” diye sordu Erkan bu kez şaşkınlıkla.

“Avcı görmesin diye!” dedi babası.

“Boşuna kuş beyinli dememişler.” dedi Erkan gülerek.

Babası anlatmaya devam etti. “Başı toprakta, koca gövdesi dışarıda imiş. Avcı için kolay bir hedef olmuş.”

Erkan “Bunun benimle ilgisi ne?” diye sordu. Hikâye güzeldi, ama babasının kendisine yaptığı devekuşu yakıştırması pek hoşuna gitmemişti.

“Sen de işine nasıl geliyorsa öyle davranıyorsun.” dedi babası. “Allah’a ve ailene karşı sorumluluklarını yerine getirmeye gelince küçük, gezi ve eğlenceye gelince büyük oluyorsun. Bu durumda, başkasını değil, sadece kendini kandırıyorsun.”

Erkan ufka doğru dalıp gitti. Babası yanılmıyordu. Erkan her durumda kendini rahatlatacak bir bahane buluyordu. Ama bu nereye kadar sürecekti?

“Gerçeklerden ve sorumluluklardan kaçılmaz!” dedi kendi kendine. “Meğer bu şekilde sorumsuzca davranarak, Allah’ı ve insanları değil, sadece ve sadece kendimi kandırıyormuşum. Tıpkı devekuşunun yaptığı gibi!”

Nur Pakdemirli

Bu hikaye 2001 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 19 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 28 03 2006

 

SOĞUK GAZOZ

 

İçerisi oldukça sıcaktı. Sıcaktı demek de az olur. Yazın kavurucu sıcağının yanında bir de iş yerinin alçak, basık tavanı altında nefes almak zordu. Gürültü, boya ve vernik kokusu da karışınca hâliniz kalmıyor.

Fırçayı kutuya batırdım, önümdeki sandalyenin tahtasına sürdüm. Alnımdan kayan ter, yanaklarımı ıslattı. Boynumdaki mendille sildim. Böyle olmayacaktı. İşi bıraktım. Öğlenin sıcağı insanı bunaltıyordu. Şöyle soğuk bir gazoz olsa da içsek, ciğerimiz soğurdu.

Asmanın altındaki çeşmeyi açtım. Biraz serinler mi diye bekledim. Babam seslendi:

- Boşuna bekleme soğumaz. Hele bu öğle sıcağında.

Avucuma aldığım suyu dudaklarıma götürdüm. Ilıktı. İçtikçe susuzluğum arttı. Vazgeçtim. Bol suyla yüzümü yıkadım. Hasan Usta da çıktı.

- Çok sıcak, içeride çalışılacak gibi değil. Akşam devam etsek. Hem serinlikle daha çok iş yapılır.
Babam çeşmeye eğildi. Yüzüne su çarptı.

- Biliyorum. Ama işi hafta sonuna bitirmeliyiz.
Biz kendi aramızda konuşurken karşı caddeden kahveci çırağı geçti. Elinde taşıdığı tepside buz gibi gazozlar vardı. İstemeden iç geçirdim. Eğilip ılık sudan birkaç yudum daha içtim. Babamla Hasan Usta atölyeye geri dönüyordu. Arkalarından seslendim.

- Baba, buzdolabını tamir ettirsek. Ciğerimiz yanıyor. Soğucak su içerdik.

Esmerleşmiş yüzü sıkıntılı bir hâl aldı.

- Şu yatak odasını teslim edelim yaptırırız, diye üzüntülü bir sesle cevapladı.

Boş caddeden taksi geçti. Gelip gidenler seyrekleşti. Sıcakta kimse alışverişe çıkmıyordu. Beton binaların arasından gökyüzüne buhar çıkıyordu. Tam bunlara dalmışken:

- Hüseyin, gelir misin, dedi içerinin gölgesinden başını çıkaran babam.

Hemen yanına koştum. Cebinden çıkardığı parayı uzattı. Islak ellerimi kuruladım. Bu ne der gibilerden baktım. "Acaba gazoz mu aldıracak?" dedim içimden. Konuşmasına devam edince:

- Nalburdan vernikle tutkal alıver. Şu paralar yeter.

Kâğıt paralar elimde kaldı. Sıcaktan boğazım çoktan kurumuştu. Bir gazoz parası istemek geçti aklımdan. Ama bir türlü söylemeye dilim varmadı.
Karşıya geçiyordum ki babam seslendi.

- Biz camide olacağız. Sen de gel, dedi.
Elimi kaldırdım.

- Anladım, dedim. Esnaf, dükkânlarının gölgesine çekilmiş sessizce müşterilerin gelebileceği ikindi vaktini, havanın serinlemesini bekliyordu. Trafik ışıklarına doğru giderken karşımdan çırak geldi.

- Soğuk ayran, soğuk gazoz var, diye bağırdı. İstemeden cebimdeki paraları çıkardım. Acaba bir şişe gazoz alsam mı? Çok susadım. Bir gazoz parası, acaba alsam babam fark eder mi? Çırak yanımdan gelip geçti. Arkasından bakıp kaldım.
İki sokak ötedeki nalbura girdiğimde içeride bir müşteri vardı. Bekledim. Yaşlı nalbur müşteriyi kapıdan uğurladı. Geri dönerken beni gördü.

- Hava da amma sıcak. İnsanın buzdolabına giresi geliyor, dedi. Tezgâhın arkasına geçti.

- Buyur, oğlum. Ne istiyorsun?

Elimdeki kâğıttan istenilenleri okudum. O, gözlerini küçültüp beni dinledi.

- Birer birer oğlum. Aklımda kalmıyor. İhtiyarlık. Ne edersin bizde unutkanlık başladı, deyip istediklerimi hazırlamaya başladı.
İçeriye küçük bir deniz meltemi girdi. Sanki yüzümüze can geldi.

- Yüzümü sıvazladım. Başımı salladım.
Birer birer aldıklarımı zihinden hesaplayıp poşete koydu. Azıcık serinleten meltem çoktan gitmiş içerisini tekrar boğucu sıcak doldurmuştu.
Uzattığım parayı saydı. Kasayı açtı. Paraları yerleştirdi. Poşeti elime almıştım ki:

- Buyur oğlum. Babana da selâm söyle dedi.
İki elimdeki poşetleri yere bıraktım. Avucumun içindeki paralara bakıp kaldım. Beni düşünceli görünce:

- Ne o bir şey mi unuttun, diye sordu. Derin bir nefes aldım, içerinin sıcağından aklım durmuştu.

- Yok, dedim. Sıcakta başım pişti.

Gün, öğleye doğru çıkıyordu. İyice kısalmış gölgelere sığınmaya çalışarak caddede yürüdüm. Poşetin sapı elimi kesmişti. Kaldırımda durdum. Avucumun içi kıpkırmızıydı. Yere eğilip poşetlerin sapından tutacaktım ki karşı kaldırımda kahveci çırağının sesini duydum.

- Soğuk gazoz, ayran!

Tam karşıya geçecektim ki aklıma nalburun verdiği para geldi. Aceleyle poşetleri koydum. Terli ellerimle parayı saydım. Fazla vermişti. Aldıklarımı tekrar hesapladım. Gerçekten fazlaydı. Ne yapacağımı düşünürken gözüm pastahaneye kaydı. Çocuklar birikmiş, kimi dondurma alırken kimi de gazoz içiyordu. Bir nalburun bulunduğu caddeye bir de pastahaneye bakındım. Yavaşça eğilip çantaları avuçladım. Biraz sonra dudaklarımı ıslatacak buz gibi gazozu düşünerek karşıya geçtim. Hem kimin haberi olacaktı. Babam alacağımız malzemeler kadar para vermişti. Ne yapalım canım, nalbur da iyi hesaplasaymış. Baksana şu gazoz içen çocuklara. Bu sıcak günde de ancak insanı gazoz serinletir.

Boğucu sıcağın altında dükkâna girdim. Küçük bir camdan içerinin aydınlandığı dükkâna göz gezdirdim. Rafların arkasından öksürük sesi geldi. Önüne düşmüş gözlüğünü taktı. Beni tanıyınca:

- Hayrola evlâdım. Bir şey mi unuttum.
Kurumuş boğazımla yutkundum.

- Hıhı, unuttuğum bir şey var, dedim nalbura. Çantaları bir köşeye bırakıp parayı uzattım.

- Fazla vermişsiniz. Hesapladım.

Ayrıca elimdeki listeyi uzattım. O dikkatlice listeyi gözden geçirirken kapıdan dışarı adımımı atmıştım. Zorluklar yürürken karşımdan kahveci çırağı geldi. Elindeki tepsiye bile bakmadan yanından geçtim. Bir adım atmıştım ki:

- Hey, küçük bakar mısın, dedi yaşlı adam. Geri döndüm. Nalbur kahveci çırağına bir şeyler söylüyordu. Eliyle işaret etti. Ben geri dönerken yaşlı nalbur içeriden iki tabure çıkardı.

- Hele şöyle otur bakayım.

Taburenin birini bana uzattı. Otururken çırağa:

- Aç bakalım birer tane şu soğuk gazozlardan da içimiz serinlesin, dedi.

Yutkundum ve elime gazoz şişesini aldım.

"Şükürler olsun Allah'ım sana!" deyişimi istemeden yaşlı amca da duymuştu. O ise elinde şişeyle beni seyrediyordu. Âdeta benim içmemden büyük bir zevk alır gibi gözlerinin içi parıldıyordu.

- İç iç, sen bunu hak etin, dedi.

Buz gibi soğuk gazoz kurumuş boğazımı ıslatırken öğle ezanı okunmaya başladı.

Nalbur yavaşça yerinden kalktı.

- Camiye gidiyorum. Sen rahat rahat iç, dedi.

- Ben de gideceğim, dedim.

Gölgeleri kısacık binaların önünden geçip camiye giderken yüreğim serinlemişti. Nasıl serinlemez, buz gibi bir şişe gazoz içmiştim. Yüzümde mutlu bir gülümseme belirdi cami avlusuna girerken.

Erdoğan Tücan

Bu hikaye 2280 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 10 03 2006 / Son Yayın Tarihi : 18 03 2006

 

AFFETMEK BÜYÜKLÜKTÜR

 

Ayşe, o gün eve oldukça sinirli bir hâlde geldi. Çantasını yatağına fırlatıp, odasının kapısını hızlı bir şekilde kapattı. Bu davranışı annesinin dikkatini çekmişti. Kızının sinirli olduğunu anladığı için biraz sakinleşmesini bekledi ve daha sonra odasına gitti. Ayşe gerçekten çok öfkeli görünüyordu. Annesi yanına yaklaşıp saçlarını okşayarak:
- Benim güzel kızımı bugün birileri çok üzmüş anlaşılan. Bakalım kızım annesine anlatacak mı, dedi. Ayşe:
- Anne, öğretmen bugün bir kompozisyon ödevi verdi, dedi. Annesi
- Seni böyle üzen ve kızdıran şey bu mu, diye sorunca Ayşe:
- Hayır, kompozisyonun konusu beni sinirlendirdi. Affetmek büyüklüktür, cümlesinin bize düşündürdüklerini yazacakmışız, dedi. Annesi:
- Öğretmeniniz gerçekten çok güzel bir konu seçmiş, ama senin üzüntüne bir anlam veremedim, dedi.
- Anne bugün sıra arkadaşımla çok kötü kavga ettik. Babasının hediye ettiği kalemi kaybetmiş. Beni hırsızlıkla suçladı. "Kalemimi sen almışsın." dedi. Yemin ettim, inanmadı. Çok kırıcı sözler söyledi. Ben ona küstükten sonra kalemini çantasındaki defterlerinin birisinin arasında buldu. İyi bakmadığı için görememiş. Sonra gelip benden özür diledi. Sınıfta çok yaramaz bir arkadaşımız var. O sıra arkadaşım Aslı'ya kalemini benim aldığımı gördüğünü söylemiş. Aslı bu nedenle beni suçlamış. Yine de bana inanmaması ve güvenmemesine çok kırıldığım için bütün sınıf arkadaşlarımın önünde Aslı'ya kendisini asla affetmeyeceğimi, söyledim. Arkadaşlarım bu olayı öğretmenimize anlatmışlar. Öğretmenimiz de bu yüzden böyle bir konu seçti. Aslı'yı affetmek istemiyorum anne. Affetmezsem "Affetmek büyüklüktür." cümlesi ile ilgili ne yazabilirim ki? Şimdi neden üzgün ve sinirli olduğumu anlıyor musun, diye sözlerini bitirdi.
Annesi şimdi kızını ve hissettiklerini anlayabiliyordu. Onu kırmadan ve daha fazla öfkelendirmeden bazı şeyler söylemeliydi. Önce:
- Kızım sen sıra arkadaşın Aslı'yı sever miydin, diye sordu. Ayşe:
- Evet sınıfta en çok onu severdim. Zaten bu nedenle ona çok kırıldım, dedi. Annesi:
- Onun seni suçlamasının seni çok kırması gayet normal. Fakat her insan zaman zaman hata yapar. Bazen yanlış kararlar alabilir, bazen hiç düşünmeden hareket edebilir ve bazen de bazı yalan söyleyenlere inanıp sevdikleri kişileri kırabilirler. Aslı, eminim ki seni suçlamak istememiştir. Çok sevdiği kalemini kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindeyken kendisine söylenen bir yalana düşünmeden inanmış ve ona göre hareket etmiş. Belki onun yerinde sen olsaydın sen de aynı şekilde davranırdın. Hem arkadaşının daha sonra pişman olup özür dilediğini de sen söyledin. Öyle değil mi kızım, dedi.
- Evet ama anne ben çok kırıldım. En sevdiğim arkadaşım beni böyle suçlamamalıydı. Onu affetmem imkânsız.
- Böyle söyleme kızım. Sen tabiî ki haklısın, ama kendini biraz da arkadaşının yerine koy. Bir anlık bir hatayla sevdiğin birini kırsan ve sonra pişman olup özür dilesen, fakat affedilmesen bu hoşuna gider mi? Ayrıca nefret etmeyi, küsmeyi ve asla affetmemeyi herkes başarır. Bunlar kimsenin zorlanmayacağı, herkesin kolayca yapacağı şeylerdir. Zor olan affetmektir. Şimdi öğretmeninizin verdiği cümlenin ne anlama geldiğini anlayabiliyor musun, dedi. Ayşe bir süre düşündükten sonra:
- Haklısın anne, affedilmemek hiç hoşuma gitmezdi. Bu beni çok üzerdi. Ayrıca söylediklerinden sonra affetmenin neden büyüklük olduğunu anlayabiliyorum. Şimdi çok güzel bir kompozisyon yazmaya çalışacağım. Yarın okuldan seni çok mutlu edecek haberlerle döneceğim. Seni seviyorum anne. İyi ki varsın, dedi ve annesine sarılıp yanaklarından öptü.
Ayşe bütün akşamını kompozisyonuna ayırdı. Ertesi gün sınıfta öğretmen en yüksek notu Ayşe'nin kompozisyonuna verdi ve Ayşe'den yazdıklarını yüksek sesle okumasını istedi. Ayşe kompozisyonunu okudu:
“Dün hepinizin iyi bildiği bir olay yaşadım. En sevdiğim arkadaşım beni asla yapmadığım ve yapmayacağım bir davranışla suçlamıştı. Sonra pişman olup özür dilemişti; fakat ben onu affetmek istememiştim. Çünkü nefret etmek, küçük şeyleri sebep edip küsmek kolay olan yoldu ve ben kolay olanı tercih etmiştim. Bunu sürdürecek olursam çok sevdiğim bir dostumu kaybedeceğim. Annem kolay olanı yani küsmeyi, tercih etmenin doğru olmadığına anlattı ve ben de ısrar etmenin yanlış olduğuna karar vererek arkadaşımı affettim. Affetmenin büyüklük olduğunu da çok iyi anladım.”

Hilal ACAR





Bu hikaye 1578 defa okundu.
İlk Yayın Tarihi : 13 02 2006 / Son Yayın Tarihi : 21 02 2006

 

MERAKLISINA TURŞU

 

Gözleri iyice bozulduğundan, yeni gözlük alması gerekiyordu. Uzağı rahat görememesi canını sıkıyor; sıkıntısından başı ağrıyordu. O gün gözlükçüden yeni gözlüklerini alacaktı. Yatağına uzandığı yerden bulanık gözlerle tavana bakıyor, kendi kendine:

- Nereden çıktı şu göz bozukluğu. Bu yaşta dedeler gibi... Olmaz ki... Niye hep beni bulur böyle dertler, anlayamam. Başkası yok mu, diye söyleniyordu.

Kendi kendine söylenmesini annesinin:

- Efendim, bana bir şey mi söylüyorsun Harun, sözleri böldü.

Harun, gözlerini ovuşturarak:

- Yok bir şey anne. Kendi kendime söyleniyordum, dedi.
Oğlunun dertli dertli durması annesini üzüyordu. Acaba canı neye sıkılıyor, diye düşündü. Harun ters cevap verir, diye soru sormaktan çekiniyordu. Ne zaman bir şey sorsa: "Yok bir şey anne!" diye kestirip atıyordu. Bunu bildiği için üstüne fazla gitmemeye çalışıyordu.
Harun, tavana bakmaktan yorulmuş olacak ki yastığı başının altından alıp gözlerinin üzerine bastırdı. Canının sıkıntısı geçmiyordu. Gözleri, içine parmakla bastırılıyormuş gibi ağrıyordu. Bir süre sonra böyle beklemenin de çare olmadığını anladı ve yerinden doğruldu. "İki saat sonra gel." demişti gözlükçü.

Ceketini alıp kapıya yöneldi. Annesi:

- Hayrola, nereye gidiyorsun? diye sordu.
Harun, ceketini giyerken:

- Gözlükçüden gözlüğümü almaya, dedi.

Dışarıya çıktığında yağmurun çiselediğini fark etti. Gökyüzünden düşen yağmur tanelerini görebilmek için kendini zorladı ve ardından:

- Hııh! Bir bu eksikti. Gözün ağrısın, az göresin, canın sıkılsın... Yetmiyormuş gibi bir de yağmur... Yahu neden her şey üst üste gelir? Neden sıkıntı olmadan bir hayat yaşanmaz? Neden bu acı, gibi sorular takıldı aklına.

"DÜNYAAA DÖNEEER! DÜNYA DÖNEEER!" sesleri daldığı düşüncelerden sıyırdı onu. Ne yapalım döner döner; bunda bağıracak ne var. Dünya değil mi!

Sesin geldiği yöne doğru ilerleyince bir garsonun, nasırlı ayağına basılmış gibi, bağırdığını gördü. O zaman, bir dönercinin önünde olduğunu anladı. Yanlış anladığı için kendi kendine güldü. Bu arada karnının acıktığını da hissetti. O zamana kadar fark etmediği bu lokantanın önünde bir garson etrafa seslenip müşterileri etkilemeye çalışmaktaydı.

Lokantaya yaklaşıp zar zor görebildiği vitrinin önündeki yazıları okumaya çalıştı.
"Şe-ker-pa-re-dö-dö-ner" kelimesini zorlukla okuyunca afalladı. Gözlerini ovaladı, bir daha vitrine baktı. Aynı şeyi okuyunca: "İlginç! Yeni bir döner çeşidi galiba." dedi içinden.
Biraz sonra diğer yemek isimlerini de okuyunca hayreti daha da arttı.
BAL LAHMACUN
BAL ÇİĞ KÖFTE
PEKMEZLİ ADANA KEBAP
PEKMEZLİ TURŞU
Daha fazla bakamadı.

- Yok! Yok! Bugün bir gariplik var. Yahu bu ne biçim lokanta yiyecek tek bir acılı-tuzlu yemek yok, diye söylendi gözlerini kısıp.

Adı gibi yemekler de garip gelmişti Harun'a.
İçeriye girip garsona sormaya çekindi; garsonun dalga geçeceğini düşündü. Acısı, tuzu, olmayan bir lokantanın önünde durup düşünmek komik geldi. Ağrıyan gözlerini unutmuştu.
Bu arada onu beklerken gören garson bağırmayı bırakıp gayet nazik bir şekilde: "Buyur abim, sıcak çorbalarım var!" deyip Harun'a içeriyi gösterince:

- Ya tabiî! Mis gibi reçelli çorbanız da tadından yenilmiyordur, deyiverdi.
Bağırmaktan kulakları az işitir olan garson Harun'a doğru eğilip:

- Ne buyurdun abim, dedi.

- Yok bir şey! Bak sen işine… Ben ne dediğimi bilmiyorum, deyip geri geri yürümeye başladı.
Garson eliyle selâm verip:
- Olur güzel abim, sıkma sen tatlı canını, deyince Harun:

- Bak ya, şimdi de tatlı can falan demeye başladı, diyerek adımlarını hızlandırdı. Hızlı hızlı giderken de: "Acıyı özler oldum; hey gidi hey, ne garip hâllere kaldık!" diye mırıldandı. O, yolda ilerlerken garson çığırtkanlığa devam edip tekrar: "DÜNYA DÖNEEER! DÜNYA DÖNEEER!" diye bağırmaya devam etti.
Saat, su gibi akıp gitmişti. Lokantanın önünden uzaklaşırken: "Tam aradığım dünya bu olmalı. Hiç acı yok. Baksana adamlar turşunun bile tadını kaçırmışlar, pekmezli turşu yapmışlar." dedi, ama dediğini kendi midesi bile kaldırmadı. Bütün bunları hemen unutmaya çalıştı.
Gözlükçüye vardığında gözlüğünün yapıldığını gördü. Gözlüğü gözüne takar takmaz âdeta ağrılarının hafiflediğini hissetti. Şimdi daha rahattı. Görmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu ve bunun farkına ancak gözlerinin ağrımasından sonra vardığını düşündü.
Geri dönerken yağmurun şiddeti biraz daha artmıştı. 'DÜNYA DÖNER SALONU'nun önüne gelince gözleri yemek listesine tekrar takıldı. Az önce gördüğü garip yemek isimlerinin öyle olmadığını fark etti.

PASTA
TURŞU
ADANA KEBAP
SABAH KAHVALTISI (Bal, pekmez, reçel, tereyağı…) kelimelerini ayrı ayrı okumadığını, hepsini birleştirdiğini anladı.

Kendi kendine gülüp eve doğru yöneldiğinde yağmur iyice şiddetlenmişti. Ama artık yağmurdan şikâyet etmiyor; hatta yağmurun ıslatması hoşuna gidiyordu.
Aklına sabahki şikâyetleri gelince: "Bu dünyada tatlı gibi acının da; güzel günler gibi acı günlerin de; sağlıklı bir vücut kadar rahatsızlığın da ne kadar önemli olduğunu anladı."
Yağmur, akşama ve düşüncelerine pıtırtı melodisini söylerken huzur, geldi kondu gönül evine. Ardından şükretti acı ve tatlı her şey için Rabb'ine.

Murat KAYA

 

fatih ve fevzi kuziler
 
Reklam
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (5 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=